Skip to content

Mayıs 16, 2013

İlk: Truffaut

lqcc3

François Truffaut, Les quatre cents coups (1959)

Daha önce söylenmemiş bir sözle çıkagelmenizi imkansız kılan bir film 400 Darbe. Bu sebeple, bir yazıya konu etmeden önce en fazla düşünmeniz gerekeni belki de. Hakkındaki sayısız okumadan sonra, körü körüne bu müsrifliğe bir katkıda bulunmak istemezdim. Fakat ilkleri ele alan tüm diziler gibi, bunun da ilk sayfasında bu olmalı.

Madem öyle, ufak bir yardım alalım. Jean-Luc Godard bir Cahiers du cinéma alt ürünü olarak doğmuş Yeni Dalga’nın bu ilk şaheserini şöyle selamlıyordu:

“Truffaut bu filmle çağdaş sinemaya ve çocukluğumuzun sınıflarına giriş yaptı. Bernanos’un küçük düşürülmüş çocukları. Vitrac’ın iktidarı ele geçiren çocukları. Melville ve Cocteau’nun dehşet çocukları. Vigo’nun, Rossellini’nin çocukları… Bunlara yakın zamanda “Truffaut’nun çocukları” da eklenecek, film gösterime girdiği gibi bu söyleyiş yaygınlaşacak. İnsanlar Bengal Süvarileri, oyunbozanlar, mafya babaları, acemi şoförler yahut sinema düşkünleri derkenki gibi, tek nefeste söyleyecekler: Truffaut’nun çocukları. Les Mistons’un yönetmeni 400 Darbe’de kamerasını ihtiyar Hawks gibiler yerine yine çocukların arasında dolaştırmayı yeğliyor.”1

Onun çocukları, hepsinden önce de beş film boyunca kamerasını çevireceği ve açıkça kendi çocukluğunun temsili olan Antoine Doinel, sahiden de tüm bu çocuklarla bir bağ taşır. Cahiers grubunun eleştiriden yönetmenliğe geçişini ilan eden ilk üyesi Truffaut’nun çocuklarının bir dolu referansla birlikte gelmesi çok şaşırtıcı değildir. Belki ilk seferde değil ama dönüp yeniden izlediğinizde Antoine, Almanya, Yıl Sıfır’da (Roberto Rossellini, Germania anno zero, 1948) gözlerinin önündeki vahşetin içinde büyüttüğü kedere dayanamayıp intihar eden Edmund’un bir şekilde Fransa’ya firar etmiş kayıp kardeşi gibi görünür. Onun şahitlik ettiği Fransa manzarası, anlatıya eşlik eden ve zaman-mekan açısından çarpıcı bir etnografi içeren doğal Paris sesleriyle birlikte düşünüldüğünde daha az katlanılmaz değildir. 1968 çok uzak sayılmaz, ama henüz kendisini hissettirmeye başladığı da söylenemez. Bir yetimin onu çevreleyen vasatlığın prangalarına bu neredeyse tepkisel başkaldırısı, retrospektifte bu yüzden daha değerlidir. Genç insanları ve öğrencileri içeren her devrimci hareket için geçerli olan şey, başlangıçta sadece hakim işleyişten sıyrılmak için koşan ve nereye koştuğunun kararını yolun ilerisine bırakan birisi/birileri vardır.

Bugün 54 yaşında olan (ama 154 yaşında göstermesine yol açacak kadar eskitilmiş) kapanış sekansının yenilikçiliğinden bahsedebilirsiniz, donan çerçeveye vurulmuş ilk kişi olmayacaksınız.2 Fakat en geleneksel anlatıyı seçip, radikal stil değişiklikleriyle topyekün yeni ve özgün bir mizansene kavuşturmayı şiar edinen Yeni Dalga üyelerinden bir farkı vardır Truffaut’nun ve henüz ilk filminde bunu açık edecektir. Sinemaya ilk adımı diğerlerinin aksine hayli ağırbaşlı olmuştur. Nitekim aceleci bir klişe kovuculuğa/yıkıcılığa yeltenen Serseri Aşıklar (Jean-Luc Godard, À bout de souffle, 1960) gibi dönüştürücü olamamıştır, ama bu yeni Fransız sineması için kalıcı arketipler yaratmıştır. Onu evlat edinerek çocuk hapishanesinden kurtaran André Bazin’in anısını en çok da bu yönden onurlandırmayı becermiştir. Bir Truffaut yazısıyla açılan politique des auteurs tartışmalarında, bunun ‘yaratıcı konu = eser’ denkleminde konuyu hiçe sayıp, yaratıcıyı kanonlaştıran tutumunun ‘bir estetik kişilik kültü’ oluşturma tehlikesi taşıdığını söyleyerek onları uyaran Bazin’in anısını…

400 Darbe en iyi Truffaut filmi değil. Serge Daney’nin bahsettiği iki Truffaut’dan ‘Truffaut-Hyde’ daha suretini göstermemiştir bile mesela.3 Bir ilk filmin, yönetmenin külliyatında böyle saygın bir yer taşıdığına nadiren rastlanacağı doğrudur. Ama bu filmin büyüsü burada değildir, bir ‘ilk film’ olmasıyla da esasen en ufak bir ilgisi yoktur. Bu filme bakarak kendinizi tanırsınız. Yerinizi saptamanıza yarar. Düzenli aralıklarla izlerseniz, geçen zamanda nereye savrulduğunuzu görebilirsiniz. Size bunu yapabilecek başka bir seyirlik var mıdır, emin değilim.

  1. İlgilenenlere monoskop.org sponsorluğunda kitabı indirme fırsatı: http://monoskop.org/images/7/7c/Godard_Jean-Luc_Godard_On_Godard.pdf []
  2. Bir spoiler kaç yıl yaşar? 54 yaşını görür mü? Söz konusu olan bu sahneyse görmez, The Simpsons’ta bile karşınıza çıkmış olabilir: http://www.youtube.com/watch?v=SsPnM3mTQjg []
  3. Liberation’daki köşesinde Daney, iki Truffaut arasında bir ayrım yapmıştı: birincisi saygıyı hak eden, ikincisi şaibeli; birincisi her şeyi derli toplu tutan, ikincisi dağıtan. Ve Penceredeki Kadın’da (La femme d”à côté, 1981) nihayet bu ikisinin karşılaşacağını eklemişti. []

Mayıs 10, 2013

Playbook: Bulls, Heat, Grizz, Thunder

Chicago Bulls

Heat’in savunma prensiplerinden, özellikle ikili oyunu nasıl savunduklarından bahsetmiştim. Bulls’un oynadığı birkaç küçük şablon, ilk maçta playoff havasına girememiş Heat için problemler yarattı.

b1

Bulls rakip yarı sahaya yerleşiyor. Rakip yarısahanın sağ tarafında yalnızca iki Bulls oyuncusu var (Nate ve Butler) ve 3’lük çizgisinin gerisinde pick&roll oynuyorlar. Butler perdede kontağı sağlamadan evvel adeta kayarak uzaklaşıyor. Bu esnada weak-side’da Noah ve Gibson’un perdelerini kullanan Belinelli kanada çıkıyor.

b2

Heat’in tuzaklı savunması sebebiyle rakip yarısahanın sağ tarafı bir anlığına tamamen boş kalıyor. Hem ikili oyunu takiben devrilen Bulls oyuncusu, hem de perdelerden çıktıktan sonra kıvrılarak boyalı alana girebilecek Belinelli o boşluğu değerlendirebiliyor.

Özellikle ilk maçta bu oyunu kullanarak sık sık sayı buldular. Fakat ikinci maçta Heat savunması daha hazırlıklı -ve ciddi- olduğu için Bulls’a boş alan bulma fırsatı vermedi (mesela YouTube’a yüklediğim şu örnekte hem daha iyi tuzak kuruyorlar, hem de devrilen oyuncu için daha erken ve tutarlı yardım savunması getiriyorlar).

Heat, Grizzlies, Thunder

Heat’in savunma stratejisinden bahsettiğim yazının sonlarında, sık sık kullandıkları birkaç pet play’i de anlatmıştım. Kullandıkları bir başka oyun da Motion – Strong. Aynı oyunu Grizzlies de kullanıyor. Grizz ve Heat rakibin zaaflarına göre reaksiyon gösterip oyunu farklı şekillerde bitirmeyi tercih ediyor. OKC ise adeta görev ifa edermişçesine şablonu adım adım icra ediyor ve rakip savunmaya göre farklılık yaratamadığı için hemen her seferinde kötü bir tercihe mahkum oluyor. Aslında bu şablonun benzerlerini oynayan pek çok takım daha var: T-Wolves, Pacers, hatta Lakers… Fakat oyunu en sıkıcı, en anlamsız, en tahmin edilebilir şekilde icra eden takım Thunder olsa gerek.

Mayıs 9, 2013

Playbook: Knicks ve Pacers

New York Knicks

k1

İki oyuncu köşelerde, bir oyuncu ise blokta. Bloktaki Tyson Chandler, elbow’a geliyor. Bu esnada topu elinde tutan Carmelo, Chandler’a pas veriyor.

k2

Melo, pası takiben Chandler’a doğru koşmaya başlıyor ve topu alıyor (hand-off).

k3

Akabinde Melo ve Kidd ikinci hand-off’u yapıyorlar. Artık top Kidd’de. Chandler çembere devriliyor, Melo ise kanatta boş şut arıyor.

Kidd, Melo’ya pas vermeyi tercih edebilir.

Kendisi bitirmeye çalışabilir veya potaya devrilen Chandler’a pas verebilir.

Indiana Pacers

p1

David West, Hibbert’a pas veriyor. Sol kanattaki George, Hill’in perdesini kullanıp pota altına cut yapıyor.

p2

David West’in perdesini kullanan Hill, 3’lük çizgisinin dışına çıkıyor. Artık Hibbert hem pota altındaki George’a, hem de Hill’e pas verebilir.

Mayıs 8, 2013

Kimdi Yenen, Kimdi Mağlup Olan

calais

İnternetin tek kanallı yıllarıydı. “TRT’nin yılda bir Süt Kupası finalini vermesini dört gözle beklerdik” kadar çaresiz değildik, ama Avustralya gençler ligindeki hocanın kalp ısıtan hikayesini bilecek kadar kaynağımız da yoktu. Futbol romantizminin buluğ çağıydı. NTV’de Calais diye bir takımın Nantes ile Fransa Kupası finalini oynayacağını öğrenmiştik. Cannes, Strasbourg, Bordeaux gibilerini eleye eleye finale kadar çıkmıştı Calais. Fransa’nın en kuzeyindeki, 70.000 kişilik liman kasabasının, sabah işine giden, akşamları  futbol oynayan öğretmenlerden, liman işçilerinden ve memurlardan oluşan takımı, 7 Mayıs 2000’de, ülkenin en büyük maçına çıkacaktı.

Calais finalde de, finale kadar nasıl geldiyse öyle oynadı. Dutitre ile öne de geçtiler ama ikinci yarının başında Antoine Sibierski eşitliği yakaladı. Daha önceki pek çok turlardaki gibi uzatmaya veya penaltılara gidilirse bir şansı olabilecekti Calais’nin, ancak çok ağır bir penaltı kararı sonucu Sibierski beyaz noktadan kuzeylileri ağlatan golü attı. Hafızamda kalan, tüm tribünlülerin ağladığı, Calais’lilerin yasa çekildiği, kalpsiz Nantes’lıların hakem Colombo ile beraber kutlamaları yaptığıydı. Neden bilmiyorum, geçen günlerde tekrar Calais dosyalarına indim. Kazanan ve kaybedeni tartışmalı bir penaltı ayırıyor olabilirdi ama ikinci olan her zaman “ilk kaybeden” olmuyordu. Videoları gördüm, penaltı 13 yıl önce olduğu kadar acımasız gelmedi. Calais’liler de depresyona falan girmemişti. Nantes’ın kaptanı Landreau’nun Reginald Becque’i kupa seremonisine davet ettiğinde gösterdiği gibi, bazen kaybeden de kazanmış sayar kendini. Kazanmış kadar gururludur.1 O gece Calais hiç uyumadı. Ahlar vahların yerini eğlence aldı. Ertesi gün de takımlarını şampiyon gibi karşıladılar.2 Sonu iyi biten her şey iyidir, ama bazen iyi bitmeyen şeyler de iyidir. Sporsa söz konusu olan, bazı mağlubiyetler de kutlamaya değerdir.

Son günlerde bir başka paragraf da düştü aklıma, bunun da neden Calais’nin zaferiyle koşut olarak zihnimde canlandığını bilmiyorum. Ama Türkçe’de spora dair yazılmış en güzel pasajlardan birisi olduğunu biliyorum. Banu Yelkovan, 2006 Türkiye Ligi şampiyonunu belirleyen o kimine göre meşum, kimine göre meşhur, herkese göre unutulmaz Pazar akşamını anlattığı yazısını şöyle bitirmişti:3

Dün gece, maçları seyrederken, kimsenin neden bir konserden “Bu gece iyi söyledik”, sinemadan “Baya iyi rol kestik”, tiyatrodan “Oyunu sahneye iyi koymuşuz” diyerek çıkmadığını bir kez daha anladık. Çünkü hiçbiri oynanırken kendi kendini yazmıyor, hiçbirinin sonucunda kendinizi bu kadar parçası hissetmiyorsunuz. Bu yazıyı tam bu anda, maçların bitmesine daha 25 dakika varken, sonuçlar hakkında hiçbir şey bilmezken bitiriyorum ben arkadaşlar, çünkü dün gece sonuçlar ne olursa olsun fevkaladenin fevki bu sezonda ‘biz’ kazandık. Futbol kazandı.

  1. http://www.youtube.com/watch?v=zcZyax8jSKE []
  2. http://www.youtube.com/watch?v=NCnfWO2zzUM []
  3. Yazının tamamı için: http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=radikalyazar&articleid=780475 []

Mayıs 6, 2013

Playbook: Warriors ve Spurs

Playoff”lar başlamadan önce hem de, hem ta, hem de da, takımların sık sık oynadığı birer oyunun analizi yayımlanmıştı. Özendiğim için benzer bir çalışma yapmaya karar verdim. Tekrar olmasın diye linklerini verdiğim analizlerde bahsedilenlerin haricinde oyunlar seçtim. İkişerli paketler halinde her gün Çıtır Çerez“den isteyiniz.

San Antonio Spurs

Şimdi anlatacağım oyun, Spurs”un kullandığı ihtişamlı setlerin aksine fazlasıyla basit bir şablon.

s1

Parker topu getiriyor. İki oyuncu köşelerde, bir uzun (Blair) blokta, diğeriyse (Duncan) elbow”da. Duncan, Parker için perde hazırlamaya gidiyor. Fakat perde esnasında teması sağlamaksızın adeta kayarak tepeye çıkıyor ve Parker”dan pas alıyor. (Şu an rakip yarısahanın sağ tarafını yalnızca Duncan ve Ginobili”ye tahsis etmiş durumdalar.)

s2

Duncan ve Ginobili birbirlerine doğru hareketlenerek dribble handoff yapıyorlar. Akabinde Ginobili boyalı alan girip çembere gidebiliyor.

Spurs hücumları, rakip savunmanın zaaflarını okuyup hemen reaksiyon göstermek üstüne kurulu. Bu oyunu pek çok farklı şekilde bitirebiliyorlar.

Golden State Warriors

w1

İki oyuncu, topu getiren Stephen Curry için perde yapıyor. Curry perdelerden çıktıktan sonra boş kalırsa, gezegendeki en acayip şutör olduğu için 3″lüğü gönderiyor.

Eğer çembere gidebilecekse yön değiştirip perdeleri kullanmaksızın dripling yapmayı tercih edebiliyor.

Curry, Perdeleri takiben driplingle boyalı alan girerse, perde yapan iki kişiden biri içeri devriliyor, diğeriyse kanatta boş şut bekliyor.

w2

Rakibin savunma hamlelerine göre oyunu farklı şekillerde bitirebiliyorlar.