Skip to content

Enigma ya da Roberto Martinez’i Anlama Rehberi

“Roberto Martinez hakkında öğrendiğim 5 şey.”

Martinez’in kovulacağının belli olduğu FA Cup yarı finalinden bu yana birkaç kez ne yazmam gerektiği üzerine düşündüm. Çalıştırdığı takımları en azından beş sezondur takip ediyordum ve fikirlerimin en net biçimde revize olduğu bu sezon, Martinez fenomeninin bir karikatüre dönüşmesiyle sona ermişti. Sanırım bahsetmek istediğim çok şey vardı, ama nereden ve nasıl başlayacağımı bilemiyordum. Bu durumda, o pek sevmediğim ‘öğrendiğimiz x şey’ formatı yardımıma koştu.

Roberto, “Beni son üç ay ile değil, üç sezon ile değerlendirin!” demişti. Evet, ben de öyle yapacağım. Üç sezonun sonunda Roberto Martinez hakkında neler öğrendim?


1) “He can’t coach a defense!”

Bu eleştiriyi daha önceleri küçümseyerek karşılıyordum. Yani ne vardı ki? Martinez, oyunu savunma ve hücum olarak iki ayrı aşamada görmezdi. Gol yememekle ilgilenmediğini defalarca söylemişti. Önemli olan topa sahip olmak ve oyunu dikte etmekti. Martinez, başkaları tarafından tanınmak için bir şeyler yapmaz, kendi değerleri için çalışırdı. Jamie Carragher’a böyle söylemişti. Kornerleri kısa kullanmaktan yanaydı, çünkü uzun kullanmak ancak kontrolü kaybetmenize ve kaosa yol açardı. Wigan, 2010-11 sezonunda kornerden yalnızca bir gol kaydetti, Everton’daki ilk sezonunda da bu sayı değişmedi. Eski oyuncusu Garry Monk’a göre, Martinez antrenmanlarda duran top çalışmasına gerek dahi görmezdi.

“Savunma yapmayı istiyorum fakat performansımızı gol yememe isteğimiz üzerinden mi değerlendirmeliyim? Hayır. Performansımızı topa sahip olma, sorumluluk alma, oyunu dikte etme, pozitif bir oyun oynama ve atılan goller üzerinden değerlendiriyorum.”

Başkaları için tam olarak bu sebeplerle Martinez bir karikatürdü ve asla en üst seviyeye ulaşamayacaktı. Fakat ben bunların hiçbirini önemsemedim. Çünkü işin başka bir yanı daha vardı ve Martinez’in savunmaya olan ilgisizliğini her zaman bu doğrultuda algılamaya çalıştım. Defalarca tekrarladığı bir başka mesele şuydu: zayıf oldukları alanları geliştirerek değil, ancak iyi oldukları alanlarda kusursuzlaşarak daha iyi bir takım olabilirlerdi. Bu görüşü savunanları daha önce de duymuştum. Bunun için basit bir örnek vermek istiyorum.

Rafa Benitez’in kornerlerde ısrarla alan savunmasını tercih ettiğini hatırlarsınız. Böyle yaparak başına büyük iş açmıştı. Çünkü Liverpool ne zaman kornerden gol yese, rakip takım için fazlasıyla kolay gözüküyor ve maç sonu hararetle alan savunması tartışılıyordu. Benitez, eğer bu acemice yenen gollere engel olmak istiyorsa biraz daha esnek olmalı ve inatçılığı bir kenara bırakmalıydı. Fakat onun  elinde de oldukça kuvvetli bir argüman vardı. Liverpool, iki sezon boyunca ligin duran toptan en az gol yiyen takımı olmuş, geri kalan sezonlarda da ilk dördün dışına yalnız bir kez çıkmıştı. O hâlde alan savunmasının işe yaramadığını söyleyemezdiniz. Benitez, “Goller için alan savunmasını suçlamayın. Sonucu belirleyen her zaman için oyuncuların o anki kararlılığı, konsantrasyonu ve hava topu becerisi olacak” dedi. Şimdi bunu bir de Martinez’in şu çıkışıyla karşılaştırın:

“Oyun sistemimizi değiştirmemiz mi gerekiyor? Hayır, asla. İhtiyacımız olan daha iyiye gitmek. Bunun oyun tarzıyla bir ilgisi yok.”

Martinez’in yakın zaman önce Carragher ile gerçekleştirdiği röportajın en ilginç bölümlerinden biri, oyun felsefesi üzerine söylediklerini içeriyordu. Diyalog tam olarak şöyle gerçekleşiyor:

JC: Peki ama biraz daha defansif oynarsan daha iyi sonuçlar alacağını düşünmüyor musun?
RM: Kesinlikle. Çok daha kolay.
JC: O hâlde niçin bunu tercih etmiyorsun?!
RM: Bu durumda takımının seviyesinin belli bir sınırı olacak. Asla beklentileri aşamayacaksın, asla bir kupa kazanamayacaksın. Bu bir tercih. Her oyun tarzına saygı duyuyorum.

Martinez, kazanmakla o kadar da ilgilenmiyor. Onun asıl ilgisini çeken, her zaman için limitleri kaldırabilmek olmuştu. Örneğin 2009’da söylediklerine bir bakın: “10 maçlık bir periyotta, istikrarlı olarak kazanmaya devam etmek için kısa vadeli çözümler yaratmak zorundasınız. Ama asıl önemli olan, performansınızın yüksekliği ve kulübü ne şekilde geliştirdiğinizdir” demişti. Martinez, biraz daha fazla zaman kazanabilmek için futbol maçlarını kazanıyor. İlk kulübü Swansea’deki başarılarını “150 pastan 650 pasa çıktık…” sözleriyle anlatıyor. Halbuki bir üst lige de çıkmışlardı.

Martinez’in farklı değerlendirme ölçütlerini ve niçin sürekli öğrenme süreci diye bir tabir kullandığını bu şekilde açıklayabilirim. Martinez, başarısız sonuçlar aldığı bir sezondan harika bir deneyim olarak bahsederken bizlerle alay etmiyor. Çünkü tüm bunlar daha büyük bir planın parçası. Belki de oyunu geriden kurma konusunda önemli aşama kat ettiler ve belki de bu, ligi 7. veya 11. bitirmekten daha önemlidir. Hiç değilse, bu konuda Rafa Benitez’inki kadar kuvvetli bir argümanı var. Wigan ölçeğinde bir kulüple FA Cup’ı kazandı, üstelik finalde Manchester City karşısında üstün oynayarak.

“Gerçek şu ki, üç sene öncekinden çok farklı bir yaklaşımı tercih ettik. Maçları nasıl kazanması gerektiğini bilen, tecrübeli oyunculardan kurulu, ama belli bir limiti olan bir takıma sahiptik. Artık muazzam bir potansiyeli olan, bu sınırı aşabilecek, çok genç oyunculardan kurulu bir ekibiz.”

24 Mart1 sonrası kimin Cruyff’tan ne kadar etkilendiğini çok iyi öğrenmiş olduğunuza eminim. Ortalık diyagramdan geçilmiyordu açıkçası. Fakat bu isimlerin arasında Roberto Martinez yoktu. Nedenini bilmiyorum. Muhtemelen elle tutulur önemli bir başarısının olmamasından, fakat diğer yandan konu Cruyff etkilenmeleri ise Martinez’den daha iyi bir örnek bulmanız gerçekten çok güç. Abartmıyorum, anlatacağım.

Martinez bu fikirleri nereden edindi diye merak edecek olursanız, karşınıza Johan Cruyff çıkıyor. Hepimizin etkilendiği takımlar olmuştur ama 1993 yılında izlediği Barcelona takımı Martinez’in futbola tüm bakış açısını belirledi. Martinez, o takım gibi oynamak ve o takım gibi kazanmak istiyor. Hâlâ. Bunu nereden mi çıkarıyorum? Şu açıklamasına bakın: “Bu oyun tarzıyla başarılı olabilirsek, hiçbir sınırımız olmayacak. Her rakibe karşı koyabileceğiz, değerleri ne olursa olsun” demişti. Bir başka zaman, “Niçin Barcelona?” diye sorulduğunda ise “Tüm rakipleri Barcelona’nın ne yapacağını biliyor, ama yine de kimse onları alt edemiyor” diye anlatıyordu.

Cruyff’a olan yakınlığı ilk gençlik anılarıyla sınırlı kalmıyor. Oğlu Jordi ile futbolculukları döneminde aynı evi paylaştılar. Jordi’nin düğününde sağdıçlık yaptı. Sonra da Jordi’nin oğlu Jessua’yı 2011’de Wigan’a aldı. Ünlü spor yazarı Donald McRae ile gerçekleştirdiği röportajda, Johan Cruyff Martinez’den yakın dostları olarak bahsediyor. 2014 yılına ait bir haber, Frank de Boer’un Tottenham’a gitmesi durumunda Ajax direktörü Johan Cruyff’un Roberto Martinez’i takımın başına getirmek istediğini söylüyor. Bence ikna oldunuz, bu kadarı yeter.

Grantland’den tanıdığım, çok beğendiğim futbol yazarlarından biri olan Mike Goodman’in Martinez yazısına bu yüzden içerlemiştim.2 Kısaca, “Kötü savunma yapıyor olmaları sürpriz değil, çünkü Martinez’in transfer ettiği oyuncuların hiçbiri savunma yapmayı bilmiyor” yazmıştı. İyi de, elbette öyle olacaktı! Bir takımın Martinezasyonu zaten ancak bu şekilde gerçekleşirdi. Kazanmakta zorlanmaya başladıklarında yapılması gereken, iyi oldukları alanları daha da parlatmak değil miydi? Çok gol yiyen ve stoper eksiği olan Everton, yüksek bir bonservis bedeliyle River Plate’ten Ramiro Funes Mori’yi transfer etti. Kariyerine orta sahada başlayan Ramiro, Premier League’e entegrasyonu konusunda şüpheler barındıran ama top tekniği yüksek, solak bir stoperdi. Klasik bir Martinez transferi.

Sorun şuydu ki, Martinez asla söylediği kadar iyi olamadı. Takımları gerçek bir aşama kat edememişti, asıl sorun buydu. Everton önceki sezonu 47 puanla bitirdi, şu an ise bir maç kala 44 puandalar. Wigan sırasıyla 36, 42, 43 ve 36 puan toplamıştı. Martinez öncesi 45 gol yiyen takım, ertesi sezon kalesinde 79 gol gördü. Eğer Wigan daha sonrasında Martinez’in sözünü verdiği oyun olgunluğuna ulaşabilse, bunların hiçbirinin önemi yoktu. Ama o gün bir türlü gelmedi. Wigan dört sezon boyunca göze hoş gelen bir futbol oynamış, hatta Martinez’in en büyük ideali olan sınırları kaldırma meselesini de gerçekleştirip bir kupa kazanmıştı. Ama dört sezonun sonunda, bir gelişimden söz edebilmek güçtü. Eğer varsa da, lineer olmadığı kesindi. Everton, bu anlamda daha büyük bir hayal kırıklığı oldu. Takımın berbat goller yemesi bir yana, son üç ayda gol pozisyonu dahi yaratamaz hâle geldiler. Bu kabul edilemezdi. Martinez açısından bakacak olursak, takımın önemli aşamalar kat ettiği3 doğruydu, ama bir takımın bu kadar çalkantı yaşaması kesinlikle doğru değildi.

Martinez, belki de o kadar fazla konuşmamalıydı. Bunu fazla önemsemiyor olabilir, ama gerçekten önemli bir sorun.

martinez-kenwright

2) Mr. Phenomenal

Premier League dışındaki Avrupa liglerini çok iyi takip ettiğim söylenemez. Bu yüzden Jürgen Klopp hakkındaki düşüncelerim pek sağlıklı sayılmazdı. Komik ama çok da doğal olmadığını düşünüyordum. Yanılmışım. Klopp gördüğüm en komik futbol adamlarından biri, üstelik inanılmaz da doğal. Olması gerektiği gibi, diye aklımdan geçirdim. Klopp’u neden bu kadar beğendiğimi anlamaya çalışırken, Roberto Martinez ve Arsene Wenger ile ilgili de şunun farkına vardım: berbat bir iletişim kuruyorlar. Aptal olduklarını kesinlikle düşünmüyorum, bu yüzden de sorun, bunu bir mesele olarak görmemeleri ve üzerinde durmamaları olmalı. Ama biri onları uyarmalı. İletişim çok değerli.

Roberto Martinez’in yüksek doz abartı içeren açıklamaları üzerine geçtiğimiz ay bir Greatest Hits yayınlandı.4 Yazıyı okurken, Roberto’nun phenomenal, massive, big-big-big vurguları ve kafasını hafif yana yatırarak yaptığı ciddi görünüşlü gayriciddi konuşmalar gözümün önüne geliyor. Ne düşünürsünüz bilmiyorum ama Cleverley’den daha teknik bir İngiliz oyuncu görmediğini söylemiş, Barry’i gelmiş geçmiş en iyi İngiliz oyunculardan biri olarak tanımlamıştı. Şu sıralarsa Everton başkanı Bill Kenwright’ın ilk basın toplantısının görüntüleri dönüyor.5

Kabul ediyorum ki her zaman bu kadar basit olmayabilir ama çoğu zaman hepimiz dosdoğru gerçeği duymak isteriz. Böyle olursa kabullenip devam etmek daha kolay olabilir. Çok kötü kaybedilen bir maç sonrası hiçbirimiz iyi şeyler duymak istemez. Hele ki gayet makul bir soruya dolambaçlı ve küçümseyici bir yanıt verildiğinde, öfkelenmemiz en doğal tepkidir. Kendimizi aptal yerine konmuş hissederiz. Arsene Wenger bize bunu yapıyor. Sakatlık krizi sorulduğunda, “Kimse bir oyuncunun ne zaman sakatlanacağını tahmin edebilecek kadar bilimsel gelişme kat etmedi” diyor. Elbette öyle Arsene, elbette. Açıkçası hava durumunu tahmin etmede de hâlâ o kadar iyi sayılmayız. Ama sorunun bunlarla bir ilgisi yok. Peki Klopp ne diyor? Origi’nin sakatlığı sonrası, “Hamstring benim için bu senenin en b.ktan sözü!” diyerek o kocaman gülümsemesini yapıyor. İngiltere’ye geldiğinden bu yana çok sık hamstring sakatlığı görmüş, çünkü fikstür çok yoğunmuş. Teşekkürler Jürgen. Bence Wenger’inkinden daha rahatlatıcı bir açıklamaydı.

Diğer ülkelerdeki durumu tam olarak bilmiyorum ama İngiltere’de söylediklerinize bilhassa dikkat etmelisiniz. Türkiye’de söylediğinizde belki biraz daha yanınıza kâr kalabiliyor. Sanırım gülüp geçiyoruz veya bir şekilde unutuluyor. Ama İngiltere’de böyle değil. Bir karikatüre dönüşebilirsiniz. Everton’da olağanüstü bir iş başaran David Moyes’un şu anki hâline bakın. Brendan Rodgers’ı en yakınları bile küçük bir şaka yapmadan bırakmıyor olabilir. Alay konusu olmak, başarısız olmaktan daha berbat bir şey. Ne kadar ciddi olduğumu anlamak için Mourinho’ya bakın. Son işinde çok fena çuvalladı, Moyes’un United döneminden bile daha çok. Ama Jose’nin her zaman için çok güçlü bir personası oldu. Bu yüzden şu anda hiçbir şey olmamış gibi United’ın peşinden koşabiliyor. Martinez’in Everton deneyimiyse kariyeri açısından büyük zararlar vermiş olabilir. Başarısız olduğu için değil, ama tam olarak bu sebeple. Ümit Özat’tan etkilenerek bu bölümü bir Benjamin Franklin alıntısıyla noktalamak istiyorum: Bir insanın kredisini etkileyen en önemsiz eylemler, onun tarafından dikkate alınmak zorundadır.”6

martinez-wenger

3) The next Arsene Wenger?

Roberto Martinez’e dair hatırladığım en eski makalenin başlığı buydu.7 Ne kadar doğru bir karşılaştırma olduğunu şu anda daha iyi anlıyorum.

Yeni Arsene Wenger yakıştırmasının eskisi kadar övünülecek bir şey olmadığını tahmin etmişsinizdir. Makalenin yazıldığı 2009 yılında Wenger’i hâlâ zamanının ötesinde olarak tanımlayabiliyorduk, şu an içinse “Wenger’e yetiştiler…” açıklaması daha çok kabul görüyor. En basitinden, dünyanın geri kalanı da en az onun kadar iyi scouting yapabilmeye başladı deniyor ve daha pek çok başka şey. Bence bu yetersiz bir açıklama. Wenger’in vizyonu en az 20 sene önceki kadar etkileyici olabilir. Örneğin futbolun, Amerikan sporlarına göre en geride kaldığı alanın gelişmiş analizler olduğunu görebiliyor. Basın toplantısında ‘expected goal’ metriğinden bahsediyor. Ama Wenger’in geride kaldığı eleştirisine katılıyorum. Tüm dünyada coaching seviyesi çok önemli bir gelişme kat etti ve Wenger bu alanda geride kaldı. Bu onun için aşması çok zor, nihayetinde felsefi boyutları olan bir mesele. Çünkü Wenger, overcoaching’e inanmıyor. Oyuncuların saha içinde karşılaştıkları sorunları kendilerinin çözmesi gerektiğini düşünüyor.8 Wenger, yeterince belirleyici (decisive) bir antrenör değil ve günümüz futbol dünyasında, maçlara en ufak ayrıntısına kadar hazırlanan rakipler karşısında bu büyük bir handikap.

“Wenger’in coaching anlayışı temelde oyuncunun zekasına ve istekliliğine dayanıyor. Wenger, içinde bulunduğu çevre doğrultusunda kendi kendini eğitebilecek oyunculara yöneliyor. Oyuncuları başarılı olmalarına yardımcı olacak ortamlara koyuyor ve onların diğer oyunculardan ve kendilerine sunulan araçlardan yararlanarak öğrenmelerini bekliyor.”

– Lee Dixon9

Peki tüm bunların Martinez’le ne ilgisi var? Yüzeysel bazı benzerlikler kurabiliriz. İkisi için de çok sık olarak nice man kalıbının kullanıldığını görürüz, sanki kötü bir şeymişçesine.10 Wenger’in ekonomi diplomasına karşılık, Martinez’in Zaragoza’da fizyoterapi okumuşluğu var. Daha sonra Manchester’da bir üniversite daha bitiriyor. Artık İngilizce düşünmeye başlamak istediği için. Genç Wenger’in maç kasetleriyle dolu, karışık ve küçük evini duymuşsunuzdur. Bazı obsesyonlarda ondan geri kalmayan Martinez, evine 60 inçlik, kalemle dokunulabilen bir televizyon ekranı alıyor. Böylece maçları tekrar tekrar izleyebilir ve hiç değilse eşine biraz daha yakın olabilir. “Bir futbol kulübünü sanki sonsuza dek orada kalacakmışçasına yönetmelisiniz” sözü sizce kime ait? Ben de kolayca Wenger diye düşünebilirdim, ama bunu söyleyen Martinez’di. Yine de, bunların tamamı yüzeysel benzerlikler ve birbirini andıran başka insanlar da bulabileceğinize eminim. Beni asıl ilgilendiren ve yeni Wenger olmanın eskisi kadar havalı olmadığını yazmaya itense Martinez’in coaching anlayışı. Bu denli taktiksel obsesyonları olan bir adam, uzun dönemde gelişmeye inanıyor. Oyuncularının hata yapmalarını bilhassa olumlu görüyor. Bir de Guardiola’yı düşünün. Hata görmekten nefret ederdi. Mourinho da öyle.

Aradaki farkı daha net gösterebilmek için, son olarak Roberto Martinez ve Diego Simeone’yi karşılaştıracağım. The Blizzard’ın yedinci sayısında Phillippe Auclair’e konuşan Martinez, bakın neler söylemiş:

PA: Bir antrenör olarak çok esneksiniz, özellikle de maç içi taktiksel değişikliklerde. Örneğin pek çok insan üçlü savunmaya geçtiğinizde çok şaşırmıştı, üstelik Chelsea karşısında. Takımınızın şeklini sürekli değiştiriyorsunuz…
RM: Evet, bu doğru.
PA: O hâlde oyuncuların kendilerini ifade etmelerini, kendi kararlarını verebilmelerini nasıl sağlıyorsunuz? Aynı zamanda sizin vizyonunuzla aynı doğrultuda oynadıklarına emin olmalısınız.
RM: Bu … coaching! (gülüyor) Her zaman için coaching’in negatif bir araç olabileceğini düşündüm. Size maç kazandıran yetenektir, saf yetenek. Ben buna inanıyorum. Coaching, bireylerin kendilerini ifade etmeye başlayıp aynı zamanda takım için sorumluluklar almaları gerektiği zaman devreye girer. Coaching burada çok değerli. Ama overcoaching konusunda kaygılıyım. Bu şekilde oyuncuların saf yeteneklerini onlardan alabiliriz. Bu durumda her oyuncu vasatlaşır.

Simeone ise overcoaching hususunda asla kaygılanmazdı. Onu biraz daha iyi tanımak için Toby Alderweireld’e kulak verelim:

“Simeone bana gol yememekten keyif almayı öğretti. Ya da kusursuz bir oyundan mutluluk duymayı. Bütün ince detaylara önem veriyor. Her şey oyuncular için mükemmel biçimde ayarlanmış durumda. Antrenmanlarda, maç içinde karşılaşma ihtimalimiz olan tüm pozisyonların simülasyonu yapılıyor. Eğer sol bek ileri çıkarsa ne olur? Eğer sağ bek bu hareketi yaparsa ne olacak? Eğer uzun bir top gelirse ne yapmalıyız?”

martinez-lukaku-city

4) Kolay yargılamalar çağı

Şu hâlde Martinez için nihai kararınız nedir? İşe yaramaz, kötü bir antrenör olduğunu mu düşünüyorsunuz? Eğer öyleyse, ben bu görüşe katılmıyorum.

Martinez ve Wenger gibi overcoaching karşıtı antrenörlerin bekle-gör tutumları, onların beceriksiz ve geri kafalı kişiler oldukları gibi bir algı yaratabiliyor. Bu doğru değil. Doğrusu şu ki, bu şekilde davranarak, günümüzün sürekli kazanan elit antrenörleri klasmanına ulaşma olasılıklarını büyük ölçüde azaltıyorlar. Ama bu onları işlerinde başarısız futbol antrenörleri yapmıyor. Marcelo Bielsa’nın kötü bir antrenör olduğunu kim iddia edebilir? Ya da Zdenek Zeman’ın? Bu isimleri en tepedeki takımlara layık görmememiz onların değerini azaltmıyor. Gerçek şu ki, futbol dünyasının dinamikleri artık Wenger ve Martinez gibilerin aleyhine işliyor. Örneğin sürekli önümüze getirilen istikrar kavramına eskisi kadar inanıyor değilim. Bir takımı uzun süre çalıştırmanın mutlak doğru olduğunu nasıl savunabiliriz? Niçin bir futbol kulübünü sonsuza dek orada kalacakmışçasına yönetmeliyiz ki? Belki de günümüzün hakikati, istikrar değil de geçişlerdir. Pearson’dan Ranieri’ye geçiş veya Bilic’ten Şenol Güneş’e geçiş gibi. Koşullar çok hızlı değişiyor. Başarı endeksli kulüpler, değişen mikroçevreleri yönetebilecek farklı kişilere yönelmek zorundalar. Çünkü insanlar değişmiyor. Bazı futbol insanlarıysa çeki en baştan geri uzatıyorlar. Örneğin Dennis Bergkamp. Birinci adam olmayı kesinlikle istemediğini ama antrenör olmaktan büyük keyif aldığını her defasında yineledi. Çünkü sadece antrenman sahasında yer almak istiyor. Topun nasıl kontrol edilmesi gerektiğini, kaleye nasıl vurulması gerektiğini izah etmek istiyor. Böyle söyledi. Wenger ve Martinez gibilerse hem eğitmek hem de teknik direktörlük yapmak istiyorlar. Bu ise çok zor.

5) “People don’t change.”

Son bölüm. Martinez değişecek mi? Bir sonraki işinde, Everton’da yaşadıklarından ders alarak farklı biri olabilir mi? Sanmıyorum. Bu konuda House haklıydı. İnsanlar değişmiyor. Konu daha da özelleşip antrenörler olduğunda, niçin değişmeleri gerektiğini düşündüğümüzü anlamam daha da zorlaşıyor. Neden değişsinler ki? Eğer Louis van Gaal kendisi gibi davranmayacaksa, onu takımın başına geçirmenizin ne anlamı olabilir? Şeytanlıklarını aldığınızda Mourinho’dan geriye ne kalıyor? Ama şuna katılabilirim. İnsanlar yeni şeyler öğrenebilir. Claudio Ranieri, Yunanistan’da dibe vuruş sonrası Almanya’daki antrenmanları izlemeye gitmiş, geri döndüğünde Leicester oyuncularına sınırsız özgürlük tanımıştı. Ranieri yeni şeyler öğrendi. Ama yine de Leicester’ın şampiyonluğu savunma futbolu ve kusursuz kontra atak oyunuyla geldi. O kadar da değişmiş sayılmaz. Hepimiz farklı hayallerin peşinde koşuyoruz, hepsi bu.

  1. Johan Cruyff’un ölümü. []
  2. Okumak isterseniz: http://www.espnfc.com/barclays-premier-league/23/blog/post/2795942/everton-failure-not-just-about-roberto-martinez []
  3. Örneğin Lukaku’nun sırtı dönük oyunu, Barkley’nin taktiksel açıdan ciddi gelişme kaydetmesi gibi. []
  4. Bence bir göz atmalısınız: http://www.football365.com/news/phenomenal-roberto-martinezs-greatest-hits []
  5. https://vine.co/v/i2vtzhjO9AJ []
  6. “…Sana inananların sabahları saat 5’te ya da akşamları saat 8’de çekicinin vuruşlarını duymaları onları altı ay mutlu kılar; fakat eğer işinin başında olman gerekirken bilardo masasının başında görülürsen ya da sesin meyhanede duyulursa, o zaman ertesi sabah yekûnu hatırlatır ve sen daha kullanamadan geri ister. Bunun dışında bu şunu gösterir: Borçlarına sadıksan, bu durum senin şerefli bir insan olduğun gibi sorumlu olduğunu da gösterir ve bu da senin kredini artırır.” []
  7. http://www.independent.co.uk/sport/football/football-league/roberto-martinez-the-next-arsene-wenger-1609097.html []
  8. Bunun için guided discovery denen bir kavramdan bahsedilir. Örneğin ilk yıllarda İngiliz oyuncuların beslenme alışkanlıklarını değiştirmek üzere Fransa’dan uzmanlar sunum yapmaya davet edilir fakat oyunculara herhangi bir zorlamada bulunulmazmış. İlk olarak Bergkamp gibi en iyi profesyoneller yeni diyete uymaya karar vermiş, diğerleri daha sonradan takip etmiş. Bu ilginç tavır saha içi meselelerde de sürüyormuş. Ljungberg’in bir 10 numaradan kanat oyuncusuna dönüşmesi Wenger’in bu fikrinin ardındaki sebepleri anlatmasıyla başlamış. Ljungberg önceleri buna hiç ikna olmamış, ama zaman içinde kararından dönmüş. Guided discovery. []
  9. L’Equipe’te yayımlanan fantastik röportajda şöyle demişti: “Tüm antrenörlerin amacı eğitmek olmalı. İşimizin en güzel yanlarından biri, bir insanın yaşamını pozitif yönde etkileyebilme gücümüz. Sen ve ben, bize inanan ve bizi destekleyerek bugüne gelmemizi sağlayan insanlarla tanıştığımız için çok şanslıyız. Sokaklar kendilerine inanacak birini bulamayan yetenekli insanlarla dolu. Bu kişi ben olabilirim. Yaşamı kolaylaştıran, bir şans veren kişi.” []
  10. Martin Keown, Wenger’e dair kafasındaki ilk soru işaretlerinden birinin şu olduğunu söylemiş: “Acaba iyi adamlar da başarılı olabilir mi?” []